“Yeşil” in matematiği

Olağanüstü zamanlar sistemik şokları barındırır ve bu şoklar çoğu sistem için dönüşüm momentumu yaratır. Covid şoku ile Dünya’nın en yoğun şehirlerinde kapanmaların yaygınlaşması, petrol fiyatını sıfıra yaklaştırınca, geçen yılın ortasında üretilen ham petrolün çoğunluğunun depolanması gerekti ve karadaki depolar dolunca petrol tankerlerinin kirası tavan yaptı. İlk şokun ardından yavaş yavaş artmaya başlasa da çok düşük petrol fiyatları Türkiye, Kore, Japonya, Almanya gibi net ithalatçıların enerji faturasını düşürürken, belirli bir gecikme ile de olsa, Dünya ekonomisi için sarsıcı sonuçlar doğurdu.

Petrol ihraç eden ülkelerin gelirlerinde yaşanan hızlı düşüşler nakit akışlarını vurdu. Suudların bütçe açığı hızla arttı ve vatandaşlarına uyguladığı pek çok sübvansiyon mecburen kaldırıldı. Venezula’nın zaten iyi durumda olmayan ödemeler dengesi çöktü. İran’ın para birimi hızla değer kaybetti. Arap üreticilerin yatırım projeleri durdu. Texas’ın kaya gazı üreticilerinde iflaslar başladı.

Büyük petrol şirketleri, gelirleri personel ve yatırım harcamalarını karşılayabilecek seviyelerin altına inince temettülerini hızla düşürdü. Bu temettü gelirleri ile geçinen yatırımcıları bu ani haberle tedirgin olurken, rezervlerini yeniden değerlemeye tabi tutmaları milyarlarca dolar zarar yazmalarına neden oldu. Petrol şirketlerinin geçirdiği bu sıkıntılı dönem, yatırımcıların ESG alanındaki hızla artan hassasiyeti ile birleşince, hisse fiyatları üçte bire indi: Eriyen servet yüzmilyarlarca dolardı.

Tam da bu sırada, 4 Kasım 2020’de ABD Paris İklim Sözleşmesi’nden çekildiğini açıkladı. Başkan Trump’ın fiili müdahalesi ile Suudilerin öncülüğünde OPEC üretimi kıstı ve petrol fiyatları tedricen artmaya başladı, kaya gazı üreticileri için başabaş noktası olan 35$’ın üzerine çıktı.

Aynı zaman diliminde elektrikli araçların Çin ve Avrupa başta olmak üzere yaygınlaşmakta olduğu haberleri manşetleri süslüyor, kamuoyları karbon emisyonlarının kısıtlanması ile ilgili olarak hükümetlere ve şirketlere baskı uyguluyordu. Bill Gates, alternatif enerji maliyetlerinin hızla düşürülmesinin karbondioksit salınımını azaltmak için yegane çıkış yolu olduğunu hatırlatırken, bu dönüşümü yine büyük enerji şirketlerinin uzmanlığı ile başarılabileceğini öne sürdü.

Bugünlerde ciddi bir yayının ekonomi/şirketler bölümüne göz atarsanız muhakkak yeşil enerji başlıklı bir habere rasgelirsiniz. Rüzgar, güneş, biomass derken günümüzde tartışılan en popüler yeşil enerji kaynağı “yeşil hidrojen”.

Hidrojen hepimizin en çok bildiği moleküllerin başında geliyor. Çok hafif olduğundan maalesef doğada moleküler halde bulunmuyor ve başlıca iki yolla elde ediliyor: hidrokarbonları parçalamak (“mavi hidrojen”, çoğunlukla SMR yöntemi ile) ve suyun elektrolizi (“yeşil hidrojen”).

Üretilen ticari hidrojenin tamamına yakını “mavi” ve çoğunluğu doğal gazdan elde ediliyor ve petrokimyada kullanılıyor.

Hidrojenin hidrokorban yakıtlara oranla bazı önemli avantajları bulunuyor. Hidrokarbonlar önce yakılıyor ve sonrasında ısı enerjisinden kinetik enerji veya elektrik üretiliyor. Ancak hidrojen yakıt hücresinde doğrudan elektriğe çevrilebiliyor. Yakıt hücreli araçlar, lityum bataryalı araçlara alternatif oluşturuyor.

Hidrojenin ikinci büyük avantajı ise yakıldığından karbondioksit salınımına sebep vermemesi ve böylece küresel ısınmaya yol açmaması. Küresel ısınma, temelde yüzbinlerce yılda oluşan hidrokarbonların görece dar bir zaman diliminde yakılması sonucu atmosfere karbon döngüsünün kaldıramayacağı miktarda karbondioksit salınımı nedeniyle meydana geliyor.

Bugünlerde yeşil hidrojenin gündeme gelmesinin bir önemli nedeni ise özellikle Birleşik Krallık ve Avrupa ülkelerinin net sıfır emisyon hedeflerini açıklaması ve bu hedef doğrultusunda teşviklerini artırması. Büyük petrol şirketleri ile yenilenebilir enerji değer zincirinde yer alan şirketlerin yoğun mali katkılarını alan “yeşil lobisi” devletleri yeşil hidrojen için mevcuttaki yüksek maliyetleri kısmen de olsa düşürebilecek teşvikleri hayata geçirmeleri için sıkıştırıyor.

Avusturya, Portekiz, Şili gibi yenilenebilir enerji ve yeşil hidrojende net ihracatçı ülkeler de bu çabalara destek vermekte. Ülkemizin de özellikle güneş ve rüzgar alanlarında yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek ülkelerden biri olduğunu anımsatmak isterim.

Shell’in Almanya’daki rafinerilerinde kurmakta olduğu gibi büyük elektroliz tesisleri, en büyük miktarda karbondioksit salınımına neden olan çelik üreticilerinin yeşil enerji kullanması, mevcut teknolojilerle ancak ciddi teşviklerle fizibil olabiliyor. Teknolojik gelişmenin yerine kamu teşviği mekanizması ile alternatif enerji kullanımını artırmak ise, tüketiciler ve vergi mükelleflerinden yenilenebilir enerji üretiminde kullanılan altyapıyı üreten firmalara servet transferine neden oluyor.

Çözüm, zannederim ki, fosil kaynaklarla elektrik üretimi ile maliyet anlamında rekabet edebilecek sürdürülebilir enerji üretimi için teknolojik atılımdan geçiyor. Bu atılım, mevcut enerji sistemine yatırılan devasa sermayenin getirisi düşürülmeden, büyük oyuncuların nakit akışlarının yeni teknolojilere yönlendirilmesinden geçtiğini değerlendiriyorum.

Mevcut teknolojilerle üretilebilecek yenilenebilir enerji kaynaklarının sınırlı olması, #RWE ve #BP’nin Şubat ayında İngiltere’nin kuzeybatısı açıklarında Kraliçe’nin hazinesinden (The Crown Estate) kiraladığı 3GW’lık rüzgar sahası ihalesindeki gibi çok yüksek fiyat oluşumlarına yol açıyor ve sektördeki sermaye getirisini düşürüyor. Elektrikli araçların da yaygınlaşması ile birlikte düşünüldüğünde, yeni ve çok daha verimli teknolojilerin geliştirilmesi, küresel elektrik fiyatlarının hızla artmasının engellenmesi ve küresel ısınmanın yavaşlatılması için kritik önemde olacak.

ESG dedikleri ve olası etkileri üzerine

ESG (Environmental, Social and Governance) odaklı yatırım son birkaç yıldır finans piyasasında oldukça popülerlik kazanan bir yaklaşım. ESG ölçütleri, kurumsal sosyal sorumluluk konusunda duyarlı yatırımcıların, yatırımlarını yönlendirecekleri halka açık şirketlerde aradıkları, doğaya zarar vermeme, çalışanları başta olmak üzere, tedarikçileri, müşterileri ve toplumun geneliyle adil ve sosyal açıdan duyarlı ilişki kurma ve kurumsal yönetime (yetkili kurullar, yönetici maaşında şeffaflık, etkili iç denetim, hissedar haklarına tam riayet) sahip olma gibi özellikleri barındırıyor.

Bireysel ve kurumsal yatırımcıların bu konuda artan hassasiyeti, fon yöneticilerini de bu ölçütleri göz önüne alan fonları oluşturmaya ve mevcut fonların portföylerinden bu ölçütlere uymayan şirketleri çıkarmaya itiyor. Son yıllarda özellikle Avrupa’da pek çok aracı kurum ve yatırım fonu yöneticisi ESG fonları oluşturdu. ESG fonlarına 2019 yılında 160 Milyar $, 2020 yılında ise 360 Milyar $ yatırım çekildi. Haliyle çok sayıda halka açık şirket bu büyük pastadan pay alabilmek için ESG raporlamalarına ve yatırım konferansları ile yatırımcı sunumlarında bu konuya bölümler ayırmaya başladı.

Yatırım bankalarının buy-side araştırma raporlarını merağım gereği her gün okurum. Konuya dikkatimi ilk celbeden Japon yatırım bankası #Mizuho’nun araştırma raporlarında, ilgili şirketlerin ESG kriterlerine birkaç sayfa genişliğinde yer vermesi idi.

Aslında (ve tabii ki) yatırımcıların ESG hassasiyeti, yalnızca bu konulardaki duyarlılıklarından kaynaklanmıyor. Bu ölçütlere uyum, yatırım yapılan şirketlerin operasyonel ve finansal risklerini de azaltarak “riske uyarlanmış getiri”yi (“risk-adjusted return”) de artırıyor.

Dünyanın en büyük nikel üreticisi Rus Norilsk Nickel şirketinin, geçtiğimiz yıl Sibirya’nın kuzeyinde Norilsk şehri yakınlarında işlettiği devasa nikel madeninde yer alan termik santralin yakıt tankında meydana gelen hasar sonucu vadide yer alan nehir kollarına sızan 35.000 ton mazotun çevreye verdiği hasar, ESG ölçütlerine uyumda zaafın işletmeler ve yatırımcıları için doğuracağı sonuçların güncel bir örneğini içeriyor.

Kazaya yakıt tankının tabanında korozyon sonucunda oluşan delikler yol açtı. Oysa santral 2014 yılında kamu otoritesince denetlenmiş ve tankların korozyon önleyici bakımının acilen yapılması talep edilmişti. Gerekli önlemi almayan Nornickel şirketi kazanın zeminde permafrost yumuşama nedeniyle gerçekleştiğini duyurdu. Sızıntının nehir kanalıyla 700 km2 lik bir alanı kirlettiği belirlendi. Bölgede yolların olmaması ve nehir kollarının teknelerin girmesini engelleyecek kadar sığ olması temizlik çalışmalarını geciktirdi ve zararı artırdı. Meydana gelen kirliliğin önlenmesi 4-5 yılı bulacak ve birkaç milyar $’lık bir faturaya yol açacak.

Huge Spill Stains Arctic and Climate Change Could Be the Cause - Bloomberg

Rusya devlet başkanının talimatı ile olağanüstü hal ilan edildi ve şirkete 2 Milyar $ ceza kesildi. Şirketin Londra Borsasında işlem gören hissesinin bedeli kaza sonrası %25 değer kaybetti. Bu gibi kazaların tekrarlanmaması için alınan ve alınacak önlemler kazadan beri şirket tarafından hazırlanan sunumlarda ve yatırımcı konferanslarında detaylandırıldı. 1 yılın ardından hisse fiyatı toparlandı. 22 Şubat 2021’de ise Nikel yoğunlaştırıcıda bakım sırasında meydana gelen kazada 3 işçinin hayatını kaybetmesi ile şirketin itibarı ve hisse fiyatı tekrar sarsıldı.

Fon portföylerinin 2020 yılında ESG ölçütlerine göre yeniden yapılandırılması ise madenciliğin yanı sıra, tütün ürünleri ve petrol ürünleri sektörlerini de sert bir şekilde etkiledi. Norveç Varlık Fonu başta olmak üzere, çok sayıda yatırım fonu akaryakıt üreticileri kademeli olarak portföylerinin dışına alması, Covid nedeniyle gerileyen petrol fiyatlarının olumsuz etkileri ile birleşince büyük petrol üreticilerinin hisse fiyatlarında tarihi gerilemelere yol açtı.

Hızla popülerliği artan ESG odaklı yatırım eğiliminin fonlar tarafından suistimal edildiği, portföylerini bu ölçütlere göre yapılandırdıklarını ilan eden bazı fonların geri planda ESG bakımından sıkıntılı görünen şirketlere yatırıma devam ettiği haberleri üzerine, Avrupa Birliği 10 Mart’ta yürürlüğe girecek düzenleme ile ESG konusundaki ilk regülasyonu çıkarmış oldu: “Sustainable Finance Disclosure Regulation” ESG ölçütleri, ölçütlere uyumun nasıl raporlanacağı ve bunların nasıl denetleneceği konusunda ilk standart niteliğinde. Regülasyon, Avrupa Birliği’ndeki kişi ve kurumlardan yatırım alan tüm fonlara, ESG risklerini yatırımlarının değerini nasıl ve ne oranda etkileyebileceğine dair yatırımcılarını bilgilendirme zorunluluğu getirdi.

Bu düzenleme, karbon vergisi başta olmak üzere, Avrupa’da konuşlu veya Avrupa’ya mal/hizmet satan tüm kuruluşların çevre, sosyal sorumluluk ve kurumsal yönetim konularında önümüzdeki on yılda muhatap olacakları düzenlemeler silsilesinin ilk adımı.

Çalışan ve üreten herkesi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyecek bir silsile gelecek.

4 Şubat’ta G-7 toplantısında Birleşik Devletler başbakanının ortaya attığı “Sınırda karbon vergisi”, ihracatını ağırlıklı olarak Avrupa’ya yapan ülkelerdeki işletmelerce erken uyarı olarak “duyulmalı”.

Ehemmi mühime tercih eden gündemler dileğiyle…

Teknolojinin sinir uçları: Yarıiletkenler

Porsche CEO’sunun yarıiletken tedarik problemi nedeniyle üretimlerinin aksayacağını duyurması ve bu açıklamayı Ford ve General Motors başta olmak üzere diğer otomobil üreticilerden gelen beyanların takip etmesi, yatırım yönetimi camiasının dikkatini tekrar yarıiletken üreticilere çevirdi.

Yarıiletkenler, normal şartlarda yalıtkan olmakla birlikte belirli durumlarda iletken olabilen ve böylece elektrik akımının kontrolüne imkan veren kimyasal maddeler. İletkenlikleri uygulanan akım ve gerilime veya ışık, ultraviyole, X ışınlarına göre değişiyor. Silikon veya germanyum kristallerinden imal edilen yarıiletkenler, mikroçipler gibi entegre devrelerin en önemli bileşenleri olduğundan bugünkü teknolojik aletlerin neredeyse tamamı yarı iletkenlerden faydalanıyor.

Tüketici elektroniği, tıbbi gereçler, iletişim ekipmanları, bilgisayar sistemleri, beyaz eşyalar ve kablosuz ağların yanısıra otomobiller için de yarıiletkenler önemli bir girdi.

Yarıiletkenlerin tasarım ve üretimi, yüksek “know-how”, AR-GE ve yatırım maliyeti gerektiren, hayli sermaye-yoğun ve bu nedenle “kazanan hepsini alır” mantığıyla çalışan bir sektör. Yenilenebilir Enerji’nin ardından en yüksek yatırım harcaması (ortalamada satışların %24.5’i), İlacın ardından en yoğun AR-GE harcaması (ortalamada satışların %16.4’ü) gerektiren ikinci sektör olan yarıiletkenlerde, yüzlerce üretici olsa da, yüksek talep gören 10nm ve altındaki boyutlarda üretim yapabilen şirketler sınırlı. Bu şirketlerin uzmanlaştıkları alanları da göz önüne alırsak, oligopol pazar yapısı daha görünür hale geliyor:

#Intel masaüstü ve dizüstü bilgisayar ile veri merkezleri pazarında oldukça güçlüyken, #Qualcomm cep telefonları, #ASML (Hollanda) litografi ekipmanları, #Samsung (Kore) hafıza, #NVIDIA (ABD) grafik işlemciler alanlarında lider.

Yarıiletken üretiminde kullanılan özellikli kimyasalların tamamı Japon, yarıiletken üretim ara maddesi olan silikon “wafer”ların çoğu ise Japon ve Koreli üreticilerden sağlanıyor.

Tasarımda ABD ve İngiltere (#Arm) hakimiyeti, üretimde ise Taiwan’ın (#TMSC) ağırlığı mevcut.

Yarıiletken değer zincirince bölgesel %’ler

Sektörde bu dev firmaların ağırlığının iki ana nedeni yüksek “know-how” ve tasarım gereksinimi ile yüksek yatırım maliyetleri. Özellikle çip boyunu azaldıkça sektöre giriş zorluğu artıyor. 5nm bir çipin ortalama tasarım maliyeti yarım milyar doları bulurken, ortalama üretim modülü maliyeti 5 Milyar$ düzeyinde. En iyi senaryoda (tanınmış büyük üretici, uzun vadeli sözleşmeler, teknik uzmanlık) 7-10 yılda yatırım geri dönebiliyor. Diğer yandan, bu büyük oyuncular arasında ciddi bir bağımlılık da mevcut. Zira tüm üretim aşamalarını kendi başına yapabilen oyuncu yok.

Covid nedeniyle evlere hapsolan tüketicilerin büyük ekran televizyon, bilgisayar, tablet, oyun konsollarına talebi hızla artınca, aylardır yarıiletken üreticileri tam kapasite çalışıyor. Aşılamanın başlaması ile otomobil talebi de artınca, 2021 başında arz açığı birçok sektörün üretimini kısıtlar hale geldi. Çok hızlı bir çözüm söz konusu değil, zira yeni kurulacak bir üretim tesisinin pazara ürün sevkine kadar 2-3 yıl vakte ihtiyacı var.

Geçici de olsa bu durum ülkelerin yarıiletken konusunda bağımlılığını da gündeme taşıdı.

IHS Markit’in araştırmasına göre 2021 yılının ilk çeyreğinde yarıiletken tedarik sorunu nedeniyle, Dünya’da sipariş alındığı halde üretilemeyen otomobil sayısı 672,000’i aştı. Bu rakamın 250,000 kadarı Dünya’nın en büyük otomobil pazarı olan Çin’de yapılması gereken üretimden geliyor.

ABD’nin geçen yıl Çinli iletişim altyapısı ve tüketici elektroniği şirketi #Huawei’ye yaptırımlar uygulamaya başlaması ve ardından diğer bazı Çinli şirketleri de Çin ordusu ile ilintili olmaları nedeniyle ambargo listesine dahil etmesi, Çin’in kilit sektörlerde kendi kendine yeterli olma hedefini daha da yaşamsal hale getirdi. Çin yarıiletkenlerin gerek tasarım gerek üretiminde dışa bağımlı: geçen yıl 300 Milyar $ değerinde çip ithal etti.

Çin’de yerel oyuncular, batılı büyük şirketlerin uzmanlık alanlarında alternatif çözümler geliştirmekle meşguller. Shangai Micro Electronics Equipment Co. ve Naura Technology Group Co., ASML’nin ultra-violet litografi cihazlarının benzerlerini geliştirmeye çalışırken, Empyrean gibi startuplar da, ABD’li Synopsis ve Cadence gibi çip tasarlama yazılımcılarına rakip olma iddiası ile yola çıkıyor.

26 Şubat’ta açıklanan 14. 5 yıllık kalkınma planında Çin, otonom araçlar, 6G iletişim altyapısı, quantum computing gibi yüksek teknoloji alanlarını öncelikli yatırım ve teşviklerle destekleyeceğini açıkladı. Bu açıklamayı takiben Shenzhen Goodix Technology Co. and China Resources Microelectronics Ltd. gibi yerli çip üreticilerinin hisse değerlerinde artışlar görüldü. SMIC, Will Semiconductor gibi diğer oyuncularında bu teşvikler sonucunda yatırımlarını hızlandırmaları bekleniyor. McKinsey’e bakarsanız, Çin’in çip üretimine vereceği teşvikler 5 yıl içinde 150 Milyar $ düzeyine ulaşacak. Bu teşviklere rağmen Çin’in çip alanında kendine yeterli hale gelmesi için 25-30 yıl süreye ihtiyacı olduğu belirtiliyor.

Çin’in sektörde kaydedeceği ilerlemeler, en büyük üretici olan Tayvan’ı, ana materyal sağlayıcı olan Japonya’yı ve tasarım teknolojisinde ve tüketici ürünlerinde önde gelen ABD’yi yakından ilgilendiriyor. Çipler, geçen yıl uçaklar, akaryakıt, ham petrol ve otomobillerden sonra ABD’nin beşinci büyük ihraç kalemini (46 Milyar $) oluşturdu. Sektörde çalışan sayısı 451,000’in üzerinde.

Google’ın yönetim kurulu eski başkanı Eric Schmidt’in başkanlığını yürüttüğü, ABD’nin “Yapay Zeka Alanında Ulusal Güvenlik Komisyonu” ilgili raporunda, Başkan ve Kongre’ye (geçen hafta), ABD ve müttefiklerinin yüksek teknoloji çiplerin ihracına sınırlamalar getirilmesini ve böylece Çin yarıiletken sanayinin gelişiminin yavaşlatılmasını tavsiye etti. Huawei CFO’su Meng Wanzhou’nun Kanada’da FBI’ın talebi ile 2018 yılında tutuklanmasına benzer “tepkiler” olur mu bilinmez ancak yarıiletkenlerdeki “sessiz” rekabet her an “sesli” hale gelebilir.

Aslında, yarıiletkenler konusundaki hassasiyet yalnızca Çin ile ilgili değil. Birleşik Krallık Rekabet ve Pazarlar Kurumu, Eylül 2020’de Birleşik Krallık merkezli dünyanın en büyük çip tasarım şirketi Arm’ın 40 Milyar $ bedelle NVIDIA tarafından (Japon Softbank’tan) satın alınmasını “inceleyeceğini” 5 Şubat 2021 tarihinde duyurdu. Bu işlemin NVIDIA’nın rakiplerinin bu hassas teknolojiye erişimini kısıtlayarak rekabeti ve İngiltere’nin ulusal güvenliğini zedeleyeceği iddia ediliyor.

Evet ticaret ve sermaye hareketleri serbest. Ancak “siniruçları”na dokunmak her daim sıkıntı yaratıyor.

Bekleme sonbaharı, bir acı rüzgar eser

Kış fırtınası altında alışılmadık soğukla boğuşan Texas’da, elektrik uzun zamandır kesik. ABD’nin elektrik altyapısı eski, planlaması oldukça başarısız, elektrik fiyatları oldukça yüksek. California’da da yıllardır yüksek fiyatlar, yaz ve kışın yoğun dönemlerinde kesintiler uzun yıllardır şikayet konusu.

Çevreyi kirleten karbon içerikli akaryakıtın yerini daha “çevreci” enerji kaynaklarının alması ve bu eğilimin hızlandırılması, Yeşil Devrim’in desteklenmesi için devlet desteği, demokratların iş başına geldiği ABD’nin ana gündem maddelerinden biri. Kamuoyunun konuya ilgisi giderek artarken, “nasıl”ı pek tartışılmıyor.

Konu genelde karbon salınımının bir kısmından sorumlu bireysel ulaşım merkezinde ele alınmakta ve elektrikli araçlar en popüler parçasını oluşturuyor. Hemen hemen herkes elektrikli araçların içten yanmalı motorların yerini alacağında mutabık. Ancak iş zamana gelince beklentiler farklılaşıyor. Birleşik Krallık’da başbakan 2035 yılından itibaren benzinli araçların satışının yasaklamayı planladıklarını açıklamıştı. Başkan Biden da (zaman veremese de) ABD’de 645,000 araçtan oluşan kamu araç filosunun elektrikli araçlardan oluşmasını hedeflediğini kamuoyuyla paylaşmıştı.

Elektrikli araçların küresel pazarda penetrasyonu geçen yıl itibari ile %4 düzeyinde idi. Tüketici eğilimleri, üreticilerin açıklamaları ve devlet destekleri ile penetrasyon oranının hızla artacağı kanaati kamuoyunda hakim. Bu beklentiyi, halka açık elektrikli araç bataryası ve araç üreticilerinin hisse fiyatlarındaki hızlı artış ve bu şirketlere yatırım yapan borsa yatırım fonlarının yönettiği portföydeki hızlı büyüme de gösteriyor. iShares’in ilgili ETF’inin (“Electric Vehicles and Driving Technology ETF”) aşağıdaki fiyat grafiği, konuya yatırımcı ilgisi hakkında fikir verebilir:

Evet, herşey niyetle başlar. Niyetten sonra ise planlama gelir, gelmelidir.

Henüz ABD’de elektrikli araçlar konusunda planlamaya ilişkin haberlere denk gelmiyoruz.

Konuda önden gidenler Kuzey Avrupa ve Çin. İsveç, Danimarka, İzlanda elektrikle çalışanlar dışındaki araçları 2025 yılından itibaren, Hollanda ise 2030 yılından itibaren yasaklamayı planlıyor. Bu ülkelerde elektrikli araçların kullanım oranı halihazırda hayli yüksek Norveç’te geçen yıl satılan araçların %54’ü elektrikli idi; Hollanda’da şarj merkezi sayısı 40,000’i geçmiş durumda.

Avrupa Birliği, 2014 yılında aldığı konsey kararıyla elektrikli araçların kullanımını yaygınlaştırmak için yol haritasını ve elektrikli araçlar ve şarj sistemleri ile ilgili standardları belirledi.

Çin ise konuyu ulusal kalkınması için kritik görüyor ve bu eğilimi arkasına alarak ve önden yatırım yaparak küresel otomotiv sektöründe Almanya’nın yerini almayı hedefliyor. Bunu devlet eliyle:

(i) gerekli altyapı ve hedefli teşvik sistemleri vasıtasıyla, elektrikli araçlar ve ilgili komponent ve hammaddeler için ilk büyük pazarı oluşturarak,

(ii) OEM üretiminden başlayarak üretimde ölçeği ve maliyet avantajını yaratarak,

(iii) bu büyük pazar kanalıyla batarya ve elektrikli otomobil sistemlerinde büyük yerli oyuncular oluşturarak,

(iv) bu oyuncuların küresel pazarda başarısını garantilemek için hammadde, teknoloji ve üretimde mümkünse tekel haline gelerek başarmayı planlıyor.

Geniş bir pazarın oluşması için arz ve talep aynı anda yaratılmalı. Talep, elektrikli aracı içten yanmalıya oranla cazip hale getirmekle kışkırtılabilir. 2016 yılından itibaren verilen büyük (araç başına 10,000$’a kadar) teşvikler, Çinli tüketicileri elektrikli araç almaya yönelterek pazarın hızla büyümesini sağladı. Çin’de elektrikli araçlar %10 oranındaki satış vergisinden muaf, ayrıca araç bedelinin bir kısmını halen devlet ödüyor. Çin bu yıl bu teşvik ödemesini tekrar azaltmış olsa da bugün küresel elektrikli araç pazarının yarısını oluşturuyor.

Talep oluşturma stratejisinde Avrupa’dan farkı, pazarın büyük segmentini merkeze alarak ilerlemesi. Avrupa ve ABD’de lüks araçlar ve SUV kategorilerinde çıkarılan modeller ile tüketicilere elektrikli araç alternatifleri sunulurken, Çin’li üreticiler ve devlet, en çok satışın gerçekleştiği orta segment araçlara odaklandı. Böylece daha çok sayıda tüketicinin bu araçları kullanması ve ölçeğin daha hızlı artması sağlandı.

Tüketicilerin elektrikli araçlara adaptasyonu, elektrik dağıtım sistemi ve şarj noktaları ile önemli bir değişim gerektiriyor. Çinli kamu şirketleri, elektrik iletim ve dağıtım sistemini modernleştirmek için önemli kaynak harcadı ve geniş bir şarj altyapısı oluşturdu. Günümüzde Çin’de aktif 862,118 şarj istasyonu bulunuyor.

Çinli şirketler, elektrikli araçlar sektörüne de (diğer sektörlerdeki gibi) ana komponentlerde üretici rolünde giriş yaptılar. 2011 yılında Zeng Yuqun tarafından Fujian eyaletinde kurulan Contemporary Amperex Technology Co. ‘nun hikayesi bu açıdan oldukça aydınlatıcı. Uzun yıllar japon Tokyo Denki Kagaku Kōgyō K.K. (TDK) şirketinde cep telefonu pillerinin verimliliğini artırmak için çalışan Yuqun, Çin devletinin teşvik paketleri hazırlığında olduğunu öğrenince otomobil bataryası üretmek için şirketini kurdu, gerek ar-ge gerekse istihdam maliyetleri konularında yoğun devlet desteği aldı. Lityum-İon batarya üretimi ile başlayan şirket, sırasıyla batarya yönetim yazılımları ve elektrik depolama sistemleri üretimine odaklandı ve ithal bataryalara uygulanan gümrük vergileri nedeniyle önce Çinli sonrada Çin’de üretim yapan global otomotiv üreticilerinin tercih edilen tedarikçisi haline geldi.

Etkili uygulanan teşviklerle oluşan pazarda, devlet büyük yerli oyuncuların oluşmasını finans ve ar-ge teşvikleri ile destekledi. BYD, Nio, Li Auto, Evergrande ve XPeng gibi özel şirketler ve SAIC gibi kamu şirketleri büyük yerli oyuncular olarak ortaya çıkarken, pazarın cazip boyutu batılı şirketleri (Tesla, Volkswagen ve Daimler Benz) de Çin’de elektrikli araçlarda yerel üretici haline getirdi.

Chinese electric car start-up Nio doubles deliveries as Tesla competition  rises
Nio’nun üretim tesisinde kalite kontrol hattı

Uzun vadeli planlama, devlet ve özel sektör koordinasyonu ve eşgüdüm ile çalışan merkezi ve yerel otoriteler (teşvikler, iletim altyapısı, imar planları), pazarı şekillendiren regülasyonlar ve dış ticaret politikaları (ithalat vergileri) Çin’i elektrikli araç konusunda küresel pazarda ana oyuncu haline getirmek üzere. Önümüzdeki yıllarda ABD başta olmak üzere birçok ülkenin yollarında Çin li markaların araçlarını görmemiz şaşırtıcı olmayacak.

Küresel otomotiv sanayisinde yaşanan bu değişim, Avrupa otomotiv pazarı değer zincirinde önemli yere sahip ülkemizdeki üreticileri nasıl etkileyecek? Değişimin içinde elde edebilecekleri rol tartışılıyor ve planlanıyor mu?

Otomotiv sanayinin tüm paydaşlarının, Gündoğdu Duran’ın o güzel nihavend eserinde isabetle işaret ettiği gibi, sonbaharı beklemeden harekete geçmesi dileğiyle.

‘Açığa satış sıkıştırması’ nın abecesi

Bu haftanın (henüz neticelenmeyen) ‘olayı’ $GME (GameStop) hissesindeki restleşme idi. ‘Açığa satış sıkıştırması’ konusunu bu güncel örnek olay vesilesiyle yatırım dünyasının dışındakiler için basitçe anlatmaya çalıştım:

Açığa satış sıkıştırması nedir?

Bir hisseyi olası düşüşünden para kazanmak için açığa satmak isteyen yatırımcı aracı kurumdan hisseleri alır ve piyasada satar. Bu eylemin maksadı hissenin düşüşü ile daha ucuzdan piyasadan geri alıp aracı kuruma olan borcun kapatılması, aradaki farkın da kar olarak yazılmasıdır. Beklenenin tersi olur da hisse değeri artar ise, yatırımcı daha yüksek fiyattan sattığı hisseleri geri almak ve zarar etmek zorunda kalır. Bu durumda hisseleri satın alarak ‘kısa’ pozisyonlarını kapatan yatırımcılar hissenin daha da yükselmesini sağlar. Daha da yükselen hisseyi açığa satacak yeni yatırımcılar gelir ve bunlar bunu yaparken terste kalma durumunda olası zararlarını miniğimize etmek maksadıyla ‘satın alım opsiyonları’ almaya başlarlar. Böylece belirli bir süre boyunca kendi kendini besleyecek bir balon (‘gamma squeeze’) oluşur. Mevcutta $GME tahtasında yaşanan budur.

ABD’de popüler komisyonsuz aracı kurumların sıkıştırmaya maruz kalan kağıtlarda işlem durdurmasını sebebi nedir?

Aracı kurumlar bir alım/satım emrini kabul edebilmek için, merkezi takas kurumunda (‘clearence house’; Türkiye’de Takasbank) bir marja sahip olmalıdırlar. Bu marj takasın taraflardan birinin yükümlülüğünü yerine getir(e)emdiği durumda zararı karşılar.

$GME örneğinde söz konusu aracı kurumların (başta Robinhood) yoğun satın alma emirlerini karşılayabilecek bir ‘marj’a sahip olmadıkları yaptıkları açıklamalar ile ortaya çıktı. Robinhood işlemleri tekrar açabilmek için Sequoia Capital ve Ribbit Capital’ın aralarında bulunduğu yatırımcılardan 1 Milyar $ kaynak sağladığını açıkladı ve ertesi gün müşterilerine söz konusu tahtaları yeniden açtı.

$GME örneğinden hangi sonuçlar çıkarılabilir?

Spekülasyona erken aşamada katılıp balon patlamadan çıkmayı becerebilenler, ki bunlar genelde balonu ilk şişirenlerdir) çok yüksek getiri sağlayabilir.

Spekülasyona son aşamada girip balon patlamadan çıkamayanlar çok yüksek kayıplarla karşılaşır. (Bu hafta o şaşmaya gelinmesi muhtemel)

Açığa satıp, açığa sattım satıyorum diye ilan eden hedge fonları bu saatten sonra batma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Melvin örneği kolay unutulur değil. Yüzlerce hedge fonu açığa satış işlemlerine artık girmeyeceklerini ilan ettiler. Duyalım ama inanmayalım 🙂

Sermaye piyasalarında birileri çok yüksek getiri sağladığı sürece spekülasyonlar sürecek, hatta trend halini alacaktır. (Son birkaç ayda BİST’te özellikle küçük ve orta ölçekli hisselerde durum tam olarak budur).

Bu trendlerden genellikle trene son binen bireysel ‘yatırımcılar’ mağdur olur. Bu bireysel ‘yatırımcılar’ı borç vererek teşvik eden, hedef kağıt göstererek ‘koçluk’ yapan bazı ‘aracı kurumlar’, işler terse döndüğünde suspus olur, kazandıkları komisyon ve kredi faizleriyle ‘mutlu mesut’ hayatlarına devam ederler.

Piyasa sana bilmeden, incelemeden öngörmeden, yani ‘yatırım yapmadan’ çok kazandırıyorsa dur, nefes al, dünyanın cennet olmadığı aklına gelsin.

Şirketler için “kendini bilmek”: Güncel bir örnek…

Apollon Sunağı’ndan Yunus Emre’ye kadar pek çok renk ve desen ile karşımıza çıkan “kendini bilme” kaidesi önemli pek çok düşünce ekolünde kişinin “olabilmesi” için mihenk taşı vazifesi görür. Olağanüstü Bir Gece’de Stefan Zweig kendini bilmenin aydınlatıcı etkisini zarif bir şekilde açıklar: “İçindeki insanı anlayan, tüm insanlığı anlamaya başlar”

İddiam odur ki, beşeri bir disiplin olan strateji için de “kendini bilme” başlangıç noktasıdır. Bir işletmenin eksiğini, fazlasını, yetkinlik ve zayıflıklarını en iyi “görebilen gözlere sahip” çalışanları bilebilir. Evet kıyaslama (“benchmarking”) önemlidir, ancak kıyaslayabilmek için de kıyaslanacak unsurlar ile ilgili (öz)farkındalık ölçmenin öncelidir.

Kendini bilme yolunda anlamlı bir çaba işletme için “ne yapmalı?” sorusunun temel girdilerini verebilir.

Sermaye piyasalarının çok mühim bir faydası da halka açık şirketler için, kendini bilmeyi kolaylaştırmasıdır:

> Yatırımcı ilişkileri kanalıyla, kendini yatırımcılara anlatmaya çalışan şirket yönetimi, varlıklarını, onları nasıl değerlendirdiğini, pazardaki konumunu ve sonuç olarak finansal performansını yerel ve uluslararası rakipleri ile kıyaslamak ve nedenleri üzerinde kafa yormak zorundadır.

> Yatırımcılarla iletişim, işletme ile ilgili yönetimin gör(e)mediği pek çok artıyı ve eksiyi yönetimin masasına taşır. Kurumsal ve bireysel yatırımcılar sorgular ve bu sorgulama çeyrek sonuçlarının açıklanması ile sınırlı da değildir. Büyük halka açık şirketler her yıl “yatırımcı günü” düzenleyerek geçmiş yılın karnesini sunar, gelecek yıldaki hedefleri ve onlara nasıl ulaşılacağını anlatır. Sadece bu sunumların hazırlığı bile öğreticidir. Sadece bu iletişimin getirileri bile kurumsal şirketler için bir halka açılma gerekçesidir.

> Analistler ve kurumsal yatırımcılar, şirketin faaliyetleri, planları ve sonuçları ile ilgili görüşlerini düzenli olarak açıklarlar, bu görüşler şirket yönetimi için stratejik birer girdidir.

Kendini bilmek (malesef) statik bir süreç değildir. Hayatın kendisi gibi işletmelerin faaliyet gösterdiği piyasalar oldukça değişken. Kendini bildiğin ve bildiğin kendinden memnun olduğun durumlarda da değişmek kaçınılmaz olabilir, Tezer Özlü oldukça haklı:

“Hayatın boyunca ‘kendin gibi’ olman konusunda telkinler dinlersin, olacağın bir yer ararsın, en kendin olduğun haldeyse değişmen istenir”

Bugün Aegon’un Capital Markets Day etkinliğini takip ederken sunumun ikinci slaydında yer alanların bir şirket yönetiminin “kendini bilmesi”nin güzel bir örneği olduğunu düşündüm: (Evet yine sigorta 🙂 )

ABD operasyonlarında (Transamerica) düşük faiz ve pendeminin neden olduğu ilk yarıdaki borsa çöküşü nedenleriyle ciddi değerleme zararı yazan şirketin gelirlerindeki oynaklık başta olmak üzere yatırımcıların bakışını olumsuza çeviren unsurlar, hisse fiyatının 4€ düzeyinden 1.9€’ya kadar inmesini sağladı. Yönetim kurulu şirketi 10 yıldan uzun süredir yöneten yönetimi değiştirdi ve yeni yönetim ilk 6 ay içinde şirkette -sanki şirketi satınalmak isteyen başka bir şirketin yönetimi imiş gibi- ciddi bir “due diligence” çalışması uyguladı.

Bağlanan sermayeye göre düşük getiri sağlayan Doğu Avrupa (Macaristan, Türkiye, Polonya, Romanya) iş birimini Vienna Insurance Group’a “apar topar” ancak oldukça yüksek çarpanlarla (2.6xP/B, 15x net underlying earnings) sattı. San Fransisco’da şehrin simgelerinden biri olan “Transamerica Pyramid”i 650 Milyon$’a elden çıkardı.

Capital Markets Day sunumu, yatırımcıların/analistlerin değerlendirmelerinin de incelendiği ve bunlara “yanıtlar” hazırlandığını gösteriyor ki bu etkinliğin temel amacı bu idi.

Aegon, farklı coğrafyalarda iş yapan çok sayıda iş biriminden oluşan, bu coğrafyların çoğunda pazar liderliğini elde edememiş ve bu birimlerin performansı ile ilgili yatırımcılarla çok sınırlı bilgi paylaşan, özellikle ABD operasyonları nedeni ile “sürprizi çok” olarak algılanan ve bu nedenlerle piyasada değerinin oldukça altında değerlenen bir holding. İlk grup “yatırımcı endişesi” odak eksikliği başlığı altında aslında bunları anlatıyor.

İkinci grup endişe ise bir önceki yazımda değindiğim sermaye yönetimi ile ilgili. Üçüncü grup, verilen hedeflere ulaşılamamasını, son endişe grubu ise borçluluğu vurguluyor. Daha ne olsun dediğinizi duyuyorum…

Bu sorunların Aegon’a özgü olduğunu ve diğer büyük grupların ekseriyetinde farklı şiddetlerde bulunmadığını düşünmek piyasayı bilen gözler için fazla iyimser bir yaklaşım olur.

“Kendini bilme” yolunda önemli mesafe aldığı anlaşılan yeni yönetim, bu endişeleri gidermek ve şirketin uzun vadeli sermayedar değerini artırmak için sunumda detaylandırılan çözüm yolları ise hangi işlerin stratejik, hangilerinin “finansal” olduğunu saptamak, mevcut yetkinliklerin nakit yaratmak için sinerjik kullanımı, daha yalın bir organizasyon ile daha az finansal risk üreten işleri yapmak olarak özetlenebilir.

Şirketin yeni yönetimi, borçları azaltmaya, (portföydeki varlıkların özellikle ABD’deki faiz oranlarına yüksek hassasiyeti nedeniyle) nakit akışındaki oynaklığı ortadan kaldırmaya ve ancak bunlar başarıldığı vakit sermayedara geri dönüşe (temettü ve hisse geri alımı) başlanılmasına karar vermiş durumda.

Piyasa bugün dinledi, yarın ilk değerlendirmeleri fiyatta görürüz.

Evet, bir evvelki yazımda paylaştığım hikayeye benziyor: Zamanın ruhu.. Tabii ki nüanslar baki…

Ceketin cebindekiler

İşletmelerin bilançolarında yer almakla birlikte, ekonomik fayda sağlamayan veya sağladığı fayda sermaye maliyetine göre daha düşük kalan varlıklar, işletmeye bağlanan sermayenin atıl kısmını oluşturur. Farklı nedenlerle zaman içinde oluşan atıl sermaye, işletmenin sermaye getirisini düşürür, ekonomik değerini sınırlar. Faaliyetlerde kullanılan bu varlıklar zamanla kanıksanır, işletmenin mütemmim cüz’ü haline gelir.

Ben atıl sermayeyi sık gitmediğiniz ceketin cebinde kalan paraya benzetirim. Uzun vakit sonrasında giyince cebinde bulduğunuz para gökten gelmiş gibi hissettirir.

Şirketlerde nakit akışında (içsel veya dışsal nedenlerle) sıkıntı oluşmaya başladığında ‘cepler’ karıştırılmaya başlanır. Rezervler kullanılır, aciliyeti olmayan (tedarikçiler başta gelir) ödemeler ‘usul usul’ geciktirilir, bankalardaki limitler gözden geçirilir.

Bunları takiben sıra -konumuz olan- ‘olmasa da olur’ varlıklara gelir.

British Petroleum (BP)’un, Londra’nın (6 katlı Waterstone kitapçısı yüzünden pek sevdiğim) St.James semtindeki genel merkezini 250milyon £ bedelle satması, bilançoda yer alan atıl sermayenin nakde dönüştürülmesinin son örneklerinden.

Covid etkisi ile hızla düşen akaryakıt talebi, ham petrol fiyatını önce varil başına 30$ düzeyine, ardından (kiralanıp petrol dolu olarak denizde bekletilen tankerler dahil olmak üzere) depolama imkanlarının tamamının kullanılmasını takiben sıfır $ düzeyine düşürünce, büyük petrol şirketleri, önemli büyüklükteki sabit maliyetleri ve yeni sahalarda milyarlarca dolar tutan keşif ve üretim yatırımlarını sıfıra yakın gelir ile fonlanmak zorunda kaldılar.

Bir yandan üretim kısılırken, diğer yandan sabit maliyetleri minimize etme ihtiyacı doğdu. Organizasyon yapısını ‘sadeleştirme’ ve atıl varlıkları hızla nakde çevirme bu gibi durumlarda sıkça başvurulan, kısa vadeli de olsa etkili çarelerdir.

2020 Şubat ayında göreve başlayan ve şirkette 25. Yılını kutlayan yeni CEO krize karşı proaktif davranarak borcu büyütmekteyse sermaye verimliliğine odaklanma yolunu seçti.

BP sabit masraflarını kısma insiyatifi kapsamında 9,000 çalışanın işine bir yıl içinde son vereceğini, ana işi dışındaki birçok faaliyetini satacağını, ana işinde de sadece varil başına 35$’ın altında üretim maliyeti sağlayan ‘kıymetli sahalar’ a (yağsız et de diyebiliriz) odaklanacağını açıkladı. Uzun yıllardır düzenli bir şekilde yatırımcılarına her çeyrek ödediği temettüyü yarıya indiren BP’nin hisse değeri bu kararın ardından hızla düşerek 1.95£’u gördü.

Kriz yönetim stratejisini açıklamasını takip eden birkaç ay içinde, Petrokimya (aromatikler ve asetiller) varlıklarını (19 tesis, 1,700 çalışan) 5 Milyar$ bedelle INEOS’a, Britanya’daki 199 petrol istasyonunun uzun dönemli kiralama haklarının %49’unu 400 Milyon £ bedelle USS’e satan şirket, 4 Kasım’da St James’deki genel merkezini satıp iki yıl süreyle kiraladı.

3 yıl içinde 25 Milyar $ değerinde varlık satarak şirketin net borcunu 35 Milyar $’a indirmeyi, petrol üretimini kademeli olarak kısarak 30 yıl içinde sıfır karbon ayak izli bir şirkete dönüştürmeyi taahhüt eden yeni yönetimin bu meydan okuması şüpheci bir heyecanla karşılandı. JP Morgan ve Barclays gibi bankaların analistlerince yerinde bulunan ve desteklenen bu inisiyatifler için piyasa ‘bekle ve gerçekleştikçe pozisyonunu artır’ fikrinde.

Bu hedeflerin ne derece başarılacağı şimdiden bilinmese de ciddi bir krize yerinde ve hızlı reflekslerle yanıt verilmesi, özellikle sermaye getirisine odaklanılarak nakit akışının iyileştirilmesi, sermayenin son derece pahalı olduğu ülkemizdeki şirketler için örnek teşkil ediyor.

Bazen uzun zamandır giyilmeyen ceketi askıdan alıp giymekte fayda var. Cepleri de yoklayıverin…

“By a small sample…”

Cervantes “küçük bir örnek ile bütün üzerinde hükme varabiliriz” dediği vakit, istatistiğin hayatımızı bu denli kapladığı zamanları hayal edebilir miydi?

TÜİK’in açıkladığı tüketici fiyat endeksinin, yaşanan enflasyonu yansıtmaktan ne denli uzak olduğu ve bunun enflasyona endeksli tahvillerin yatırımcılarının getirileri ile (enflasyona bağlı ücret artışı yoluyla) çalışanların satınalma gücünü son yıllarda erozyona uğrattığı tartışılırken, bugün Britanya hazine bakanı Sunak, ülkede 2030 yılından itibaren “Perakende fiyat endeksi” yerine, güncelde %0.4 daha düşük artış gösteren “Tüketici fiyatları ve barınma maliyeti” endeksinin kullanılacağını duyurdu.

Bu karar Britanya’da enflasyona endeksli tahvillerin getirilerini ve emeklilik fonlarının emeklilere ödediği maaşların artışını olumsuz etkileyecek. The Association of British Insurers bu karar sonucunda yatırımcı ve emeklilerin kaybını 96 milyar £ olarak hesaplamış. Diğer yandan kararın, Britanya’da kendi emeklilik fonlarının açıklarını finanse eden şirketlerin yükünü hafifletmesi olası.

Her iktisadi karar, sistemin doğası gereği, kaynak transferidir.

Piyasa ile konuş(ama)mak

İlk olarak 1940’lı yıllarda ABD’de (AT&T ve GE) oluşturulan yatırımcı ilişkileri fonksiyonu, halka açık şirketler için (i) regülasyonlara tam uyumu (ii) yatırımcıları şirket, faaliyetler, stratejik ve finansal kararlar ile ilgili doğru ve tam olarak bilgilendirebilmeyi (iii) yatırımcıların şirket hakkındaki algı ve beklentilerini doğru yönetebilmeyi (iv) şirketin itibarını korumayı ve yükseltmeyi hedefler.

Yatırımcı İlişkileri, şirketin mesajlarını yatırımcılarla paylaşmanın yanı sıra yatırımcıların mesajlarını da şirket yönetimine ulaşması için önemli bir kanal vazifesi görerek iki yönlü iletişimi yönetir.

2 yıla yakın sürede alanında ülkemizin en büyük şirketlerinden birkaçı için icra ettiğim yatırımcı ilişkileri görevinden büyük keyif almış, zaten yakından takip ettiğim finansal piyasalar ve piyasa oyuncuları (bireysel ve kurumsal yatırımcılar, aracı kurumlar, yatırım fonları, analistler) ile ilgili ciddi miktarda öğrenme imkanı bulmuştum.

26 Ekim’de İngiliz sigorta şirketi Aviva’nın açıklaması, yatırımcı ilişkilerine mesai harcadığım günleri ve bu fonksiyonun kıymetini bir kez daha anımsattı.

8 Mart 2018’de yatırımcılara aslında çok güzel bir haberi verirken yapılan bir hata Aviva’ya pahalıya mal olabilirdi. İki buçuk yıl sonra bile piyasanın günlük %3 düşüşle yanıt verdiği bir hatadan bahsediyorum.

Kasada biriken fazla nakdin bir kısmını, yüksek ve sabit temettü hakları olan tercihli hisseleri nominal değer üzerinden iptal etmek için kullanacaklarını işaret eden açıklama, bir kısmı bireysel yatırımcılardan oluşan tercihli hisse sahiplerini paniğe iterek bu hisselerin aynı gün içinde %26 değer kaybına uğramasını sağlamıştı:

” In 2018, we have signalled our intention to reduce hybrid debt by £900
million. We are targeting more than £500 million in additional capital returns,
incorporating liability management and returns to shareholders. In this regard,
we have the ability to cancel preference shares at par value through a reduction
of capital subject to shareholder vote and court approval. The preference shares
carry high coupons that are not tax-deductible and they will not count as
regulatory capital from 2026. As we evaluate the alternatives, one of the things
we are considering is how to balance the interests of ordinary and preferred
shareholders”

Şirketin bunu yapma hakkının mevcut olmasına rağmen bu yönde kesin bir karar alınmadan yapılan açıklama ile çok sayıda bireysel yatırımcı hissesini satarak mağdur oldu. Şirket daha sonra oluşan bu paniği de dikkate alarak bu yönde bir karar almadı ve bir gönüllü tazminat programı kapsamında paniğe kapılarak hisseleri satan 927 yatırımcının zararını tazmin etti.

Şirketin son derece yerinde ve hızlı bir şekilde bu gönüllü hareketi ile mağduriyeti önlemesi, İngiliz regülatör FCA’in 26 Ekim’de yalnızca bir kınama notu yayınlamasına ve ceza almamasını sağladı.

Ancak ceza içermese de bu kınama notunun şirketin yatırımcıları nezdinde itibarını sarsan bir gelişme olduğunu söylemeye gerek yok. Bu hasarı sayısallaştırmak mümkün değil.

Bazen hukuken yetkiniz olan bir konuda bile yeterince düşünmeden ve olası sonuçlarını tartmadan yapılan iletişim itibari zedeleyebiliyor.

FCA’nın yayınladığı bu eleştiri notu, gerek içeriği, gerekse form ve tonu ile regülatörler, yatırımcı ilişkileri camiası ve konunun ilgilileri için önemli bir örnek olay niteliğinde.

Nasıl söylediğiniz neyi söylediğiniz kadar önemli.

Birarada ve apayrı…


‘İnsanların yaşamına yön veren bazı nihai değerler, sadece pratik nedenlerle değil, aynı zamanda, prensipte, kavramsal olarak da, uzlaştırılamaz veya bir araya getirilemez. Hiç kimse aynı anda hem titiz bir planlamacı hem de bütünüyle içinden geldiği gibi davranan biri olamaz. Tam özgürlükle tam eşitliği birleştiremezsiniz; kurtlar için tam özgürlük, koyunlar için tam özgürlükle birleştirilemez. Adalet ve merhamet, bilgi ve mutluluk çatışır.’

#isaiahberlin #jacksonpollack #sanat #hayat